Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 

 

        

İ

Ç

S

E

L




B

İ

R




Ç

I

Ğ

L

I

K


                  

Hikayeler       

____________

Denemeler

____________

Şiirler 

____________

İncelemeler 

_____________

Diyaloglar

_____________

Kendim Hakkında

_____________

Ziyaretçi Defteri

______________

Ziyaretçi Defterini  oku...   

______________ 

Ana Sayfa

______________

Yazı Ekle...  

______________                                              

 

           

 

 

Linkler

 

Görsel Sanat İle İlgilenenlere...

 

Anıl Berber Ve Resimleri...

 

Zafer Yalçınpınar Ve Yazıları...

 

ANA SAYFA

 

Kayıp Ruh

Bölüm 1 – Karmaşa –

 Gecenin sessizliğinde tekrar üzerine tekrar. Can sıkıntısı, Musa’ya değişik çözümler sunmaya çalışıyordu. Hayat nedense onunla dalga geçercesine üzerine geliyor, ağırlığı her saniye baskısını arttırıyordu. Ters giden yaşam, sonunda Musa’yı da yormuştu. Başarı merdivenlerinde sadece bir kez ayağı kaymış fakat ister istemez, en başa geri dönmüştü.

Kafasını toplamaya çalışıyordu, bu boşluğu bir şekilde atlatabileceğine inanıyordu. Düşünceler ve sonucunda üretilmeye çalışılan çözümler, onu yüzlerce parçaya bölmeye yetmişti. İçinde sanki ona ait olmayan kişilikler, bu sayede su üstüne çıkıyordu.

Günler geçiyordu. Musa boş boş oturuyor, şehirin gri havasında, aydınlığa ulaşmaya çalışıyordu. Yeni bir iş, onu terk eden sevgiliyi unutma çabaları, kör talihi ve bu basit yaşamın verdiği düzensizlikleri aşmak, nakavt olmamak istiyordu. Koyu kırmızı geceler, üzerine geliyor, onu çözümlerden kopartırcasına uykuya davet ediyordu. Ama savaşmayı öğrenmek zorundaydı. Ve biliyordu ki kimse onu elinden tutmamıştı ve tutmayacaktı. Yaşadığı kararsızlıklar, nem gibi üzerine yapışmış ve baskı acımasızca üzerine geliyordu. İçinde bulunduğu bu tarif edilemez yorgunluk, yaşam hissini yavaş yavaş elinden alıyordu.   

Bazen iyi gün dostlarını, kalabalık yalnızlıkları istiyordu, bazen sessiz direnişleri, dibe inmeyi ve bazen de bir solucan olup, kelebek olmayı diliyordu. İçindeki kişilikler, ip çekme yarışındaki haylaz çocuklar gibiydiler ve buradaki ip de ta kendisiydi. Doğanın ona verdiği yalnızlık yazgısını bozmalıydı, bir çözümü olmalıydı. Belki yeni insanlar, belki de eskileri. Ama Musa hiçbirini seçmedi. Taa ki can sıkıntısından karıştırdığı eski eşyaların içerisinde o aynayı bulana kadar. Çocukluğundan kalan az eşyadan biriydi bu.

 

    Bölüm 2 – Tanışma –

 

Yeni bir deneyimin eşiğinde olduğunu hissediyordu. Büyük bir heyecanla aynayı karşısına koydu. Etrafında bir iki tur döndü. Yaşam varlığı olmayan bir nesne gözüyle bakıyordu aynaya. Karşısına geçtiğinde kendisini gördü. “İşte şu anda, orada hayat var” dedi. Bir eşyaya hayat vermişti, kendisini tanrısal bir güç içerisinde hissediyordu. Yansımasını görmek, onun derinliğine inmek istiyordu. Aynayla konuşmaya başladı. En başta biraz zorlandı fakat zamanla, içindeki diğer insanları oraya yansıtmayı başarabilmişti. “Ne yapacağım ben şimdi, hayatımı nasıl düzene sokacağım”, dedi Musa aynaya. Aynadaki yansımasının cevabı ilk kez onu çok şaşırtmıştı. Tam anlamıyla kendisinden çıktığını o an anladı. “Düzen mi, dedi ayna. Hangi düzen. Zaman düzensizliği öngörüyor, buna ayak uydurursan gerisi gelir, sadece frekansların uyum meselesi...” . İnanamıyordu. Belki bir oyun, belki can sıkıntısı, belki de değişik bir arayışın sonucu olan bu ürün, nasıl olur da canlanırdı. Konuştuğunu hatırlamıyordu, ama aynadaki yansımanın konuştuğundan emindi. Hayal gibiydi, bir an kendisinden emin olamamanın verdiği endişeyle korkuya kapıldı. Aynaya tekrar bakmak, imkansız bir oyun haline gelmişti. Mufağa koştu, koca bir bardak soğuk su doldurdu. Adrenalini, hat safhaya çıkmış, kendisini bastıracak tek çözüm olarak da suyu bulmuştu. Tam suyu içmeyi bitirmişti ki, evde yankılanan ses, hiçbir şeyin bitmediğini kanıtlar gibiydi : “Afiyet olsun...” . Ecel terleriyle sesi aradı, ne bir varlık ne de kapattığı aynadan bir yansıma görebilmişti. Ama kulağının içinde ses, mütamadiyen kendisini tekrarlıyordu... “Afiyet olsun...”

Cesaretini toplamaya çalıştı, herşeyin, içinde olduğunu biliyordu. O koca aynayı bir çırpıda kaldırdı, gerçeklerle yüzleşme vaktiydi. Olmayan, varolamazdı. 180 km. hızla kendisine geldiğini hissediyordu, rahatladı. “Biraz da volta atarsam kendime gelirim” ,dedi. Sakinliğe ulaşacak adımlarla volta atmaya başladı. Zaman her adımında ellerinden akıp gidiyordu. Arkasını tam döndüğü sırada, kendisini gördü... Aynaya baktığını zannetti ama o cam parçası diğer tarafında kalmıştı. Karşısında kendisi duruyordu. Kendisine ayna muamelesi yaptı. Nasıl ayna karşısına geçtiğinizde, hareketlerinizin aynısını yapan, emrinizde olan bir ayna varmışçasına yavaş ve şaşkın hareketlerle, elini bir sağa bir sola oynatırsınız, işte Musa’ da aynısını yaptı. O an korkunun, insanı öldürebilecek güçte bir duygu olduğunun farkına vardı. Çünkü karşısındaki kendisi, aynı hareketleri yapmıyordu, özgürlüğünü ilan etmiş, kendinden emin görünümüyle, sadece ona bakıyordu...

-         Merhaba, dedi yansıması ona.

Musa durup dururken kendini çimdiklemeye, gözlerini ise tozdan korumaya çalışırcasına, hızlı hızlı kapatıp açmaya başlamıştı. Onu dışarıdan görseniz, bu deli ne yapıyor ya deyip geçerdiniz... Bu çabalamanın da, onu olmayan bir rüyadan uyandıramayacağını anladıktan sonra Musa, korku dolu gözlerle :

-         Merhaba, fakat, fakat nasıl olur, sen de kimsin, ne oluyor burada , dedi.

-         Kendini görmek, neden sana bu kadar korkutucu geldi ki, dedi yansıma ona. Zaten istediğin bu değil miydi. Bu yüzden ayna ile sürekli konuşmuyormuydun. Evet, galiba artık içindeki korkuyu almamın vakti geldi. Şöyle açıklayayım. Ben senin ne bir yansıman, ne de ayrı bir görüntünüm. Ben, senim. Uzun süredir kötü bir hayatımız vardı, işten atıldık...

-         Hayır işten ben ayrıldım, dedi Musa kabul etmez bir tavırla.

-         İşten atıldığımızı sende biliyorsun, en azından kendine dürüst ol Musa. Sevgilimiz bizi terketti, dostlar teker teker kayıp oldular, kısacası gelebilecek bütün kötü olaylar başımıza geldi. Ve bu durum içerisinde sen de ister istemez, kayıp bir boşluğa düşüverdin. Tabii ki bu düşüşte beni de yanında götürdün. Kendi isyanların ve kurtuluşu aramanın içerisinde ben de dayanamayıp sana karşı geldim. Artık buradayım, gerçek dediğin dünyada... Zaten her zaman olaylara duygusal bakmıştın. Daha açık söylemem gerekirse ; biz ayrıldık. Artık ben de seni terk ediyorum. Ben senin, kaybettiğin ruhunum... 

Garip bir müzik sesi etrafa yayılmıştı. Musa’nın ruhu kendisine can vermiş, kendisini terk etmişti. Yaşananlara, olabilecek gözle bakamayan Musa, delirdiğini, artık kendisini bu dünyadan iyice soyutladığını sanmıştı... Garip bir etkiydi ama çok hızlı düşünüyor, zihninin açıldığını hissediyordu. Aldığı bu zevk, terkedilmenin zevki olamazdı çünkü terk edildiğinde hep acı çekmişti. Bu güvenle ruhuna döndü ;

-         Neden, dedi, neden üzülmüyorum, neden ağlayamıyorum, sonunda sen de beni terk ediyorsun. Kendimde miyim acaba onu bile bilemiyorum, her tarafımın uyuştuğunu hissediyorum. Ama çok hızlı düşünüyor ve daha mantıklı kararlar verebileceğimi hissediyorum.

-         Gerçek dünyaya hoş geldin, dedi ruhu Musa’ya. En başta dediğim gibi zaman bunu öngörüyor. Ben senin ruhunum ve sana bir iyilik yapıyorum, giderken senden bütün duygularını da alıyorum, hatta aldım. İşte bu yüzdendir ki sen daha mantıklı ve uzanamayacağın şeylere bile daha olabilir gözüyle bakmayı öğreniyorsun.

Ruhun gözleri dolmuş, ayrılık, zor olmaya başlamıştı.

-          Peki, dedi Musa, nasıl olur da böyle korkutucu bir şekilde, hızlı düşünebiliyorum...

-         Sen bedensin Musa, düşünme mekanizman olan beyin de sende. Artık duygularınla değil, mantığınla hareket ediyorsun.... Zamanın öngördüğü gibi, dedi ruh.

Bu kelimelerin, hafif kemanlı müzikle dağılmasıyla ruh koşarak evi terk etti. Ayrılık, tamamen birbirinden ayrılınca ayrılık olur demişti, ruhunun rüzgarı giderken...

 

    Bölüm 3 – Yalnızlık –

 

            Günler birbirini kovalamıştı. Musa yanızlığından keyif almaya başlamış, diğer taraftan da, kaybettiği ruhunu merak eder bir hal almıştı. Göremediği tatları, hissedemediği lezzetleri yaşamaya başlamıştı. Sahile iniyordu, neredeyse bütün gününü dışarıda, gezerek harcıyordu. Denizi daha iyi görüyor, sessizliğinde insanların cıvıldamaları, kulağına daha hoş geliyordu. Ağaçlar daha bir yeşil, rüzgarlar daha hisli ve hayat daha dolu gelmeye bşlamıştı Musa için. Sanki gözleri, şimdi açılmıştı. Yeniden doğum gerçekleşmiş ve acılar bir daha su üstüne çıkmamak üzere gömülmüştü. Bu sırada ruhu da, kendini eksik derinliğe kaptırmış, zamanını gece kulüplerinde ve barlarda geçiriyordu. Sigara dumanı ve buna karışmış içki kokusu ile kendinden geçiyor, hep içinde bulunduğu kontrol mekanizmasından bu şekilde uzaklaşıyordu. Barlarda yeni insanlar ile tanışıyor, duygusal zekası ile herkesi etkiliyor, yalnızlıktan ve Musa’ dan uzaklaştığı için şükür ediyordu. Musa yalnızlığın sesi, ruhu ise kalabalığın yalnızlığı olmuştu. İkiside cenneti yaşıyorlardı ; kendileri gibi olan gerçek cenneti ve yansımadan oluşan cenneti. Zaman onlar için kendisini dondurmuş ve cennet kapılarını sonuna dek açmıştı. Musa yatarken sürekli düşünüyor, insanların neden hem duygusal hem de mantıksal olarak bir bütünlük sergileyemedikleri üzerine düşünüyordu.Oysaki o mantığı ile duygularını ayırmış ve ona göre mutlu gözüken bir hayatın pencerelerini açabilmişti. “Bunun olabilmesi için hep mucizeler mi gerekiyordu, bunu normal bir şekilde sağlayamaz mıydım...” , düşüncesi ile beraber her akşam sessiz uykusuna dalıyordu. Sabah yalnızlığı ile kalkıyor ve günlük gözlemlerine mütamadiyen devam ediyordu. Hiçbir endişesi veya kaygısı olmadan akıntıya doğru kürek çekiyordu... 

    Bölüm 4 – Karşılaşma –

 

Seneler birbirini kovalamıştı. Musa artık daha olgun, birikimli ve daha da mantıklı yaşlı bir delikanlı olmuş, zekasının meyvelerini teker teker almaya başlamıştı. Beşinci kitabını çıkarmanın heyecanını daha ilk kitabındaki gibi yaşıyor, insanların ona olan hayranlıkları arttıkça kendisini daha da tanrısal hissediyordu. Bu akşam son kitabının tanıtımı için, yayınevi sahibinin yatına gidecek ve orada herkesi etkileyecek bir konuşma yapacaktı. Konuşmasını aylar önce hazırlamış ve bunun da verdiği özgüvenle, sonsuz geceyi bekler olmuştu.

Nihayet gece kapıyı çalmıştı ve bekleme artık kendisini harekete bırakmıştı. Son model arabasına binerek, konuşmasını yapacağı ; insan hüzmelerinin mehtapla birleştiği yata doğru yol aldı. Yolda giderken bozulmuş bir araba ve onlara el sallayan iki kişi görüverdi. Önce durmak istemedi, yanlarından süratle geçti fakat çaresizliği iyi bilirdi. Bir anda durdu, geriye doğru, o çaresiz insanların yanına doğru ilerledi. Musa ve eşi arabadan beraber indiler, yardıma muhtacı olan insanlar, herzaman iyi birer malzeme olmuşlardı Musa için. O eski külüstür arabaya yaklaştıkça, sanki kendisine yaklaştığını hissetti, tedirginleşti.

O iki insana iyice yaklaştıklarında, görülen sahne gerçekten çok şaşırtıcıydı. Kader Musa ve ruhunu tekrar karşı karşıya getirmişti. Ayın,  sert asfaltta yansımaya çalışması gibi zoraki bir yüzleşme yüz göstermişti. Dört kişi birbirine hayretler içerisinde bakıyor, şaşkınlıklarını bir türlü gizleyemiyorlardı. Musa ve yanındaki güzellik abidesi kadın ile Musa’ nın ikizi ve yanındaki alkolik kadın birbirlerine anlam yüklemeden boş boş, yaklaşık onbeş dakika kadar bakıverdiler. Şoka girmiş dört kişi ve asfaltın sert kokusu, rüzgarla karışmış, olmayan bir yeri var ediyorlardı. İkisinin de hayatı tamamen değişmişti. İkiside buna inanamıyorlardı. Musa çok zengin, saygın ve başarılı bir yazar olmuş, diriliğini hep koruyabilmişti. Tabii yanındaki kadın da, muhtemelen eşi, ona bütün güzelliğini sunmuş zerafet kokan bir elmas parçası gibi parlıyordu. Musa’ nın ruhu ise yaşlanmış, yüzündeki çizgiler, bunu ispatlarcasına daha da gelişmiş gözüküyordu. Yanında kendisini kaybetmiş, bakımsız ve muhtemelen alkolik olan bir kadın, ona eşlik ediyordu. Görünümlerinden, yaşadıkları hayatın pek iç açıcı olmadığı rahatlıkla söylenebilirdi.

Musa bir anda aceleci davranışı ile eşini arabaya gönderiverdi. Ruhunun kolundan tutup, bu ıssız yolda kendileri için uzak bir köşe seçti. Kaybetmişliğin yanında çektiği özlemle, birbirlerine sarılıverdiler. Bu öyle bir sarılmaydı ki, bir görseniz, onları tek vücut sanabilirdiniz.

-         Ne oldu sana ruhum, ne oldu, ne yapmışsın kendine. Şu haline bir bak. , dedi Musa. İçindeki acıma duygularının hepsini sanki kendisine söylüyordu. Tekrar tekrar, geçmişinde yaşadığı ikilemlere döndü.

-         Ben hala senin bir parçanım Musa, dedi ruhu... Vücudu uyuşmuş, sakin tavrı ise Musa’yı şaşırtmaya yetecek derecedeydi. Senin yaşamaktan çekindiğin, kaçtığın parçanım ve işte sonucunu da canlı bir şekilde karşında görüyorsun. Ne yapsaydım, seninle mi kalsaydım... Sen attın beni, bu zoraki ayrılığı sen istedin, hatırlamıyor musun. Bu hayatı yaşamamak için, yaldızlı hayatı seçtin. Sonra da sihir gerçekleşti.

-         Hayır ruhum hayır. Sen beni terk ettin. Beni yalnızlıkla cezalandırdın. O kadar yalnız kalmıştım ki artık renkleri bile göremez olmuştum, dokunduğumda hissedemiyordum, sevgiyi tam anlamıyla yaşayamıyordum. Bütün güzellikleri yarım yaşadım senin yüzünden. Ve sen ne dersen de bunun sorumlusu sensin.

-         Haklısın, dediğin doğru olabilir ama bende aynılarını yaşadım. Mantıksız yaşamak nedir biliyor musun, bilemezsin tabii... Yaşanmışlıkların içinde duygu seliydim ben. Ve belki de bu zayıflığım, mantığımın sıfır olması yüzünden bu hale geldim, hep ezildim...

-         Peki neden, dedi Musa, neden geri dönmedin. Sana o kadar çok ihtiyacım vardı ki. Özlemimin yanında, ne kadar kalabalık olursam olayım, derin ve acı dolu bir yalnızlık yaşıyordum. Ölüm bile benden daha yalnız olamazdı...

-         Görmüyorsun halimi galiba Musa. Biraz daha iyi bak yüzüme. Nasıl yaşlandığımı daha iyi gör. Senin için, bir parçan yok oluyor ama ben, ızdırap dolu yaşamımın son virajına geldiğimi hissedebiliyorum.

-         Bana hissetmek deme ruhum. Ben onu seneler önce kaybettim. Ama gördüğüm kadarıyla kendini fazlasıyla hırpalamşsın... Keşke bende hislerimle düşünebilsem, seni yaşayabilsem ama....

 

Musa kendinde daha fazla konuşacak gücü bulamamaktan olacak, koşa koşa ruhunun yanından ayrılıverdi. Gözlerinden yaşlar akıyor, bulunduğu ıssız yerdeki kumlar, tane tane, acımasızca yüzüne çarpıyordu. Gözleri, gözlerinden bir türlü gitmiyordu. Bir kez daha kendisinden ayrılıyordu, onu terk ediyordu. Güç bela arabasına kadar ulaştı. Bu zor zaman geçmek bilmiyordu. Ayağının verdiği kudretle, gaza sonuna dek bastı. Ve parçasını kum taneleri arasında bırakarak, sonsuza giden bir yolcu gibi, ruhunun gözbebeklerinde kayboldu...

            Musa yolda giderken uzun zamandır yaşamadığı bir şeyi yaşadığını farketti. Evet, ağlıyordu. Hüngür hüngür, çocuklar gibi, umarsızca ağlıyordu. Senelerdir ağlayamadığını hatırladı. İçindeki bütün duyguların canlandığını hissediyordu. Bir an korktu. Arabanın aynasına bakacak gücü kendisinde bulamadı. Ama koskoca dünyada, o sonsuz yolda, tek düşündüğü o aynaya bakmaktı. Sevgilisine döndü, onu çok sevdiğini söyledi. Cümlesi biter bitmez, aldığı haz anlatılabilecek gibi değildi. Duyguları yaşıyordu, geri gelmişti. Ruhu, Musa’ nın içindeydi. Mutluluğun verdiği cesaretle arabanın aynasına bakıverdi. Ruhu orada çoktan yerini almış onu bekliyordu. Musa aynaya baktığında, aynı onun gibi ağlayan bir adam gördü. Ruhu ona mutlu bir şekilde göz kırpıyordu. Bu göz kırpmasından sonra, Musa aynada yavaş yavaş kaybolan ruhuna dünyanın en güzel gülücüğünü armağan etti. Yayıncısının yatına geldiğinde, aynada sadece kendini görüverir oldu. Artık onun, tamamen içinde olduğunu hissedebiliyodu. Hisetmek... İnsanlar, onun ne kadar farklı ve mutlu olduğunu görüyorlar, yapılabilecek en güzel iltifatları onun için sergiliyorlardı.

            Musa bu büyük karmaşanın içinde, insanların karşısına geçiverdi. Günlerdir hazırladığı yazıyı okumak için, büyük bir heyecanla cebindeki kağıdı çıkarttı.

 

            En başta herkese iyi akşamlar diliyorum. Son kitabım olan “Kayıp Ruh” ‘ta aslında herkesin yaşadığı bir olaydan bahsettim. Bazı zamanlar ister istemez kendimizi bırakışımızdan, duygularımızı hunharca yokedişimizden, ne kadar mantıklı olursak olalım, bazen yanlış kararlar verdiğimizden ve eksik yaşamlardan bahsettim. Hiç birleşemeyen güneş hüzmeleri ile ay hüzmelerinin aslında bazı zamanlar birleştiğinden bahsettim... Kimsenin görmediği bu olayı, insan olanın sadece yaşayabileceğinden veya bazen bu ihtimalle yaşadığından bahsettim. Ben, uzun süreler kaybettiğim ve aşık olduğum kayıp ruhumdan bahsettim. Kendinize bir bakın, içinizden çıkabilecek gökkuşağını hissedebiliyor musunuz. Her rengin sizin bir parçanız olduğunu ama sadece bu renklerin hepsinin birleştiği anda ruhunuzu hissedebileceğinizi anlıyor musunuz. Ben kitabımda maviyi anlattım, kırmızıyı, yeşili, moru, sarıyı anlattım. Bu eseri elinize aldığınızda, bu renkleri, içinizdeki renkleri birleştirecek olan sizsiniz. Ve ne olursa olsun, bunları kaybetmemek için elinizden geleni yapacak olan da. Bir tanesini kaybetmek bile, ruhunuzu, kendinizi kaybetmektir. Ben bu kitapla bütün renkleri birleştirdiğime inanıyorum... Bütün renklerimi toplayıp, ruhuma kavuştuğum bir araç, bir eserdir bu benim için. Hepinize, burada beni dinlediğiniz için teşekkürü bir borç biliyorum... Sağolun, iyi akşamlar....

           

O akşam yatta bu konuşmayı dinleyen herkesin aklında bir soru işareti kalmıştı???

 

Geri